Bubi, Oturak

http://www.bubionline.com/

 

2011’in son günlerinde İstanbul Modern’de yaşanan sansür vakası, Türkiye güncel sanat ortamının son on yıldaki birikimine dair çok boyutlu bir tartışmayı tetikledi. Sanatçı Bubi Hayon’la müzenin küratöryel ekibi arasındaki ihtilafla başlayan tartışma, bir yanda sansürün niteliğine dair farklı okumaları ve pozisyonları, diğer yanda güncel sanat camiasının yakın zamanlı serüvenini tüm çelişkileriyle ortaya serdiğinden bir dönüm noktası niteliğindedir.

Bubi Hayon, İstanbul Modern’in eğitim programına kaynak oluşturmak amacıyla 10 Aralık 2011 gecesi düzenlenen “Gala Modern” müzayedesine davet edilen sekiz sanatçıdan biriydi. Sanatçıların işlerini müzeye bağışladığı müzayede için Bubi, Oturak ismini verdiği, üzerine lazımlık yerleştirilmiş bir koltuk üretti. Levent Çalıkoğlu’nun başında yer aldığı küratöryel ekip, Bubi’nin işini konsepte uygun olmadığı gerekçesiyle müzayede dışında tutma kararı aldı. Bubi’nin bu müdahaleyi ve küratöryel ekiple arasında geçen ihtilafı deşifre etmesiyle de sanatçıların, eleştirmenlerin, kurum yöneticilerinin ve meslek örgütlerinin dâhil olduğu, medyanın ortalamanın üzerinde bir ilgiyle takip ettiği bir sansür tartışması başlamış oldu.

Başlangıçta sosyal medya kanalları üzerinden kişiler arasında süren “sansür nedir” tartışması, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nin (UPSD) ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye Şubesi’nin yaptığı basın açıklamalarıyla boyut değiştirdi. Her iki bildiride de yaşananların üzücü olduğu ifade ediliyor, ancak olayın sansür olarak kabul edilemeyeceği vurgulanıyordu. Yapılan açıklama üzerine Bubi, üyesi olduğu UPSD’den istifa ettiğini duyurdu. İki örgütün takındığı bu tavır, sanatçıların, küratörlerin ve eleştirmenlerin imzaladığı bir başka bildirinin yayımlanmasına vesile oldu. Hakan Akçura tarafından kaleme alınan ve “Sansürün ‘Koşullu’suna da ‘Doğası Ticari Yaşama Uyanı’na da hayır!” başlığını taşıyan bu bildiri, sanatsal ifade özgürlüğünün sınırlarının kurumlarla sanatçılar arasındaki ticari ilişkinin parametreleriyle belirlenmesi eğilimini eleştiriyordu.

Bu ortak bildiriyle aynı gün İstanbul Modern’deki “Hayal ve Hakikat” sergisi kapsamında düzenlenen sanatçı konuşması, Mürüvvet Türkyılmaz ve Seda Hepsev’in müdahalesiyle, sanatta sansürün sınırlarının ve kurumlarla sanatçılar arasındaki bağın tartışıldığı bir foruma ve protesto alanına dönüştü. Forumda UPSD ve AICA da İstanbul Modern gibi sert eleştirilerin hedefi oldu. Sergide işleri yer alan sanatçılar sansürü ve müzenin tavrını teşhir eden bir eylem gerçekleştirirken, Kamusal Sanat Laboratuvarı “Müzeci’nin Çantası” isimli performansla bu tavrın doğmasını mümkün kılan müzecilik anlayışını protesto etti. Sonuç itibariyle “Hayal ve Hakikat” sergisi sanatçılarından Atılkunst, İnci Furni, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Ekin Saçlıoğlu, Güneş Terkol ve Mürüvvet Türkyılmaz sansüre karşı uzlaşmaz bir tavır takınılması gerektiğini ifade ederek sergiden işlerini çektiler. 27 Aralık günü yayımladıkları bildiride Bubi Hayon’u da “ikircikli sanatçı duruşu” nedeniyle eleştiren sanatçılar, esasen İstanbul Modern’in yöneticilerini kuruma yöneltilen eleştirileri muhatap kabul etmeyen tavırlarından ötürü protesto ediyorlardı. Böylece Selda Asal, Neriman Polat ve de ertesi gün Levent Çalıkoğlu’na hitaben açık bir mektup kaleme alan Leyla Gediz’le birlikte İstanbul Modern’den yapıtlarını çeken sanatçıların sayısı onu buldu.

Peş peşe yazılan bildirilerin ve protestoların üzerine İstanbul Modern tarafından 29 Aralık 2011 günü yapılan kısa açıklama protestocu sanatçıların yorumunu destekler nitelikteydi. Kurumun “eser seçimlerini, dünyadaki başka müzelerde de geçerli olan uygulamalar paralelinde, sanatsal değerin yanı sıra, müzenin vizyonu ve amaçlarına ilişkin çok çeşitli ölçütlere göre” yaptığı belirtilen açıklamada seçim kararının İstanbul Modern’e ait olduğu vurgulanıyordu.

Erman Ata Uncu’nun Radikal gazetesinde yayımlanan haber-yorum yazısında işaret ettiği gibi, sanatçılar, eleştirmenler, küratörler ve kurum yöneticileri arasında süren bu tartışmanın merkezinde sansürün ne olduğu sorusu yer alıyordu. Uncu’nun ifadesiyle, “bir kurumun kendi sipariş ettiği eseri sergilememe kararı alması sansür mü sayılmalı, yoksa küratörün inisiyatifi kapsamında mı değerlendirilmeli?” sorusuna verilen farklı yanıtlar farklı pozisyonları ortaya çıkarmıştı.

Örneğin UPSD tarafından yayımlanan ilk bildiride sansür şu şekilde tanımlanıyordu: “‘Sansür’, sanatçı ve onun eserini topluma taşıyacak mecranın, yani müze, galeri, yayın, görsel ‘sunum anlaşması’ yürürlüğe girip, yapıt halkla doğal akışında buluşacakken yapılan dış müdahalenin adıdır. Yani bir hükümet, bir içişleri bakanlığı, bir kültür bakanlığı, bir belediye bir esere müdahale edip ‘sakıncalı’ yargısı ile toplumda buluşmasını engellediği zaman bir sansürden söz edilebilir. […] Sansür, yapıtı üreten ve sunmayı kabul edenin dışında, 3. bir merciinin devreye girmesiyle oluşur.” Burada sanatçıyla kurum arasındaki ilişki –yazılı bir dokümanın varlığından bağımsız olarak– bir sözleşme ilişkisi olarak tanımlanırken, sansür de bu ilişkinin üçüncü bir tarafın –yani asıl olarak devletin– müdahalesiyle bozulması olarak anlaşılır. Bu tanım sanatçının ifade özgürlüğünün sınırlarına dair formalist bir yargı üzerine bina edilmiştir. Sansür, zımni olarak eşit kabul edilen iki taraf arasındaki sözleşmenin yasal, idari ve fiziki şiddet araçlarına sahip üçüncü bir tarafça ihlal edilmesine indirgenmiştir. Arzu Yayıntaş’ın ifadesiyle, “sanatçıların haklarını korumak için kurulmuş olan bir derneğin kurumu koruyan, imzacılara üstten bakan ve sermaye-küratör-müze ilişkilerinde kendini otorite ilan eden bu tutumu,” güncel sanatçılar nezdindeki temsil sorununu açığa çıkardığı gibi, kurumsal, politik ve ekonomik anlamda sanatçıları güçlendirecek imkânlar yaratmanın da uzağındadır.

Benzer bir noktadan hareket eden AICA Türkiye Şubesi de “anlaşmazlık” olarak nitelediği olayın neden sansür olarak görülemeyeceğini açıklarken yine kurumla sanatçı arasındaki sözleşme ilişkisini işaret eder; bu ilişki ticari bir ilişki olduğundan “doğası gereği” ticari gereklilikler uyarınca sınırlanabileceğini savunur. Bildiride ileride karşılaşılabilecek benzer ihtilafların çözümü olarak sanatçıyla kurum arasındaki ilişkinin detaylı ve yazılı olarak bağıtlanmasının önerilmesi bir anlamda bu formalist okumanın teyididir.

Bu bağlamda “Sansürün ‘Koşullu’suna da…” bildirisindeki itirazları bu türden formalist bir çerçeveyi zorlama çabası olarak okumak da mümkün. İstanbul Modern’in küratöryel ekibi kadar UPSD ve AICA’yı da karşısına alan imzacılar, hangi “makul” gerekçeye dayandırıldığına bakılmaksızın sanat eserine yönelik her türden müdahaleyi sanatçının “sanatsal varoluşu, etkinliği, eylemi, üretimi”ne dönük bir müdahale olarak yorumlarlar. Dolayısıyla sansür, sanatçının özerkliğinin ihlali olarak anlaşılır. Burada müdahalenin gerekçesi ya da kaynağı sansürün tanımının biricik kıstası değildir artık.

Şüphesiz, tüm bu farklılıklar basit bir tanımlama çabasının ötesinde anlama sahip. Zira Bubi ile İstanbul Modern küratörleri arasındaki ihtilafla başlayıp hızla yaygın bir “sansür nedir” tartışmasına evrilen bu olay, bir yandan da Türkiye güncel sanat ortamının 2000’li yıllarda içine girdiği hızlı büyüme döneminin ortaya çıkardığı birikimi ve çelişkileri görünür kıldı. Yine Yayıntaş’ın vurguladığı gibi, İstanbul Modern olayı, hem “sermayenin sanat üzerindeki baskısının gittikçe arttığını” hem de “sanat dünyasında ortak demokratik bir eleştiri platformunun gerekliliğini” ortaya koymuş oldu. Hacmi büyüyen, piyasa ile ilişkisi derinleşen, yerel-aşırı ölçeklerde bağları kuvvetlenen Türkiye güncel sanat ortamında, sanatçıların, müze ya da galeri gibi sermayeyle organik bağları olan kurumlar karşısındaki eşitsiz konumları bu olayla bir kez daha kalın çizgilerle vurgulanmış oldu. Sanatçıların açılan bu yeni sahada maddi ve hukuki anlamda korunaksız kaldıkları, mevcut sanatçı örgütlenmelerinin ise kapsayıcılıktan uzak ve temsil kabiliyetinden yoksun oldukları anlaşıldı.

Ne var ki, İstanbul Modern olayı, aynı zamanda, tetiklediği alternatif tartışma ve örgütlülük deneyleriyle de kayda geçmeli. Güncel sanat alanındaki sanatçıların mesleki, entelektüel ve maddi haklarını koruyacak bir birliğin kurulmasına dönük çabaların ivmelenmesi bu olayın ardından oldu. Böylece 2000’lerdeki genişleme ve piyasalaşma evresinin öncesindeki bağımsız sanatçı inisiyatiflerinin deneyleri, biçim ve içerik değiştirerek de olsa, bir başka örgütlenme çabasının köklerini oluşturmuş oldu.

Siyah Bant

24 Ağustos 2015

 

Arşiv

“Müzeci’nin Çantası”, Kamusal Sanat Laboratuvarı

“Ben Sanatçıyım”, Hakan Akçura 

Sanat – Kültür Çevreleri: SANSÜRE HAYIR! 

İstanbul Modern’in basın açıklaması, 29 Aralık 2011

Levent Çalıkoğlu’ndan Leyla Gediz’e Açık Mektup

Leyla Gediz İstanbul Modern’deki yapıtlarını geri çekme kararı aldı

Vasıf Kortun Yorum

Bubi’nin UPSD bildirisine karşı bildirisi

UPSD’nin, Sansürün Koşullusu”na da Doğası “Ticari Yaşama Uyanı’na da Hayır!” Başlıklı bazı imzalar altında kamuoyuna sunulan bildiriye yanıtı, 28 Aralık 2011

Hayal ve Hakikat Sanatçıları Bildiri

Sansürün Koşullusuna da Doğası Ticari Yaşama Uyanı’na da Hayır!

Bubi Basın Açıklaması

UPSD Bildiri

AICA Bildirisi

 

Medya

“Taldans sansüre karşı eylemi destekliyor”, Mimesis, 13 Ocak 2012

“Sanat üzerindeki baskılar arttı”, Radikal, 8 Ocak 2012

“Sanat, Sansür ve Güçler Dengesi”, Arzu Yayıntaş, Biamag, 7 Ocak 2012

“Güncel Sanatta Gündem: Sansür”, Birgün, 31 Aralık 2011

“Sansür mü, küratörün seçimi mi?”, Sabah, 29 Aralık 2011

“Sansür nerede başlar?”, Radikal, 29 Aralık 2011

“Bubi’nin ‘Oturak’ kavgası”, Radikal, 9 Aralık 2011